— Biz sonrası lazım değil
Yürüdüğümüz kâfi
Duralım burada, konaklayalım

— Gölgesi dahi olsa varlığını istersin
Hayaletindense fena korkarsın
Şimdi oturup beklesek, yetişemeyiz
Duramayız artık
Hazırlanmış o sona
Dörtnala (atsız) koşuyoruz

— Halimiz belli değil mi
Bir böcek gibi duvar kenarlarına
Sürtünerek yaşıyoruz
Söylesene yalansız
Gideceğimiz yerde
Duvarlar var mı
Örtüler var mı
Yalan var mı

— Gözünün önünde sayısız kere
Yaşanandır başına gelen
Şimdi sen
Olmayan ülkeye değil
Olmadığın ülkeye
Gitmek istiyorsun
Bulunduğun yerden azap duyuyorsun
Nereye koysam seni memnun olursun?

Etiketler:

Etiketler:

— Uzun zaman sonra yüzünde bir değişiklik var, diyorsun. Neşesizliğin tekrar buraya koparılıp getirilmenden mi, onu mu soruyorsun?
— Yüz kaslarım politikada pek hamlar. Zoraki gülümsemeyi sürdüremiyorum. Yüzümde yorgunluğu hissediyorum. Eğlenmek yoruyor, eğleniyor gibi görünmek misli yoruyor.

* * *

— Müzik?
— Açma.
— İstemez misin?
— Müziğe doydum.

* * *

— Yaz yaz.
— Ne yazayım?
— Ulan benimle dalga mı geçiyorsun? Şimdiye kadar söylediklerinde ne var, her saniye dilinin ucuna gelen ve dönen neyse onu. Yaz şuraya kabahatini.
— Neden kabahatli oluyormuşum?
— Çünkü her seferinde suçluluk hissediyorsun.
— Değer miydi, onu düşünüyorum.

* * *

— Ne istediğine dikkat et, talih her zaman seni yanlış anlar.
— Hiç başına geldi mi, kör talihin oyunu.
— Gelmez olur mu? Hem de defalarca geldi.
— Anlatsana.
— Hayhay.

* * *

— Ben hayatımda dans etmedim, o gün ettim.
— Abi sen her yeni dalgada canlanıyorsun.

* * *

— Sen, evlendiğin kişiyi ömür boyu umursayacağına söz verir misin?
— Veririm.
— Sana inanmıyorum ama kanunlar gereği evlenmenizi onaylıyorum.

* * *

— Abi şehir geliyormuş arkandan.
— Yok güzelim, galiba ben şehrin peşinden gidiyorum. Bilmeden, kaza bela düşüveriyorum.
— Hayırlısı olsun
— Olsun kardeşim. Köksüz bir millete mensubum. Hem salıyorsun iyi kötü, sonra söküyorsun. Zor tabi, hemen anlaşılmıyor.
— Kimse sana inanmıyor değil mi? Neye inanacaklar ki.
— Bana bundan sonra bir tek dönmek yakışmaz.

* * *

— Dünya dönüyor dostlar, ben dönmüşüm çok mu?
— Döndüğün yöne bağlı.
— Nasıl yani, hangi yöne dönersem çok olur?

* * *

— Onu da ölen birine sormak lazım. Yok mu tanıdık gidip bi’ sorsak, ruh cağırsak…
Ölü tanıdık çok da muhabbetimiz yok hiçbiriyle.

* * *

— Bizim Niçe “tanrı öldü” diyor, “tanrı yok” demiyor.
Sence hangisi daha dehşete düşürür bizi, “yok demek” mi
“öldü” demek mi?
— Hmm bi’ an kararsız kaldım

Etiketler:

Aynı çatı altında kumrular
Ne güzel, yuva kurmuşlar
Sevgi diyorsan var elbet
Ama boş duruyor sayfalar
Kalem, alışveriş listesine
Oynarsa oynar

Aşkı sorayım diyorum
Nereye sakladınız bakayım
Kırık dökük de olsa
Yazmadınız mı iki satır

Aşk kalem oynattırmamışsa
Çalın başınıza sevginizi
Boşuna yaşamışsınız demek ki
Çalın davulları, zurnaları
Gürültüye boğun bari
Duymasın kimse
İçinizdeki sessizliği

Etiketler:

Mini öykü

Sürekli baştan başlıyor. Eğer dikkatini dağılırsa şaşırıyor, nerede kaldığına emin olamıyor, hiçbir tepki vermeden yeniden sayıyor. “1, 2, 3,… 51,… 76,…”

“Sonsuzluk” dedi doktor “varmaya çalıştığın gibi. Son yok ama başlangıç var. Öyle mi?”

Doktoru duyunca saymayı bıraktı ve “ne zaman saymaya başladığımı bilmiyorsun” dedi.

“Bu, başlangıcın da olmadığı anlamına mı geliyor?” diye sordu doktor.

“1, 2, 3, 4, 5, 6…”

Etiketler:

Konuk Yazar: Özgür Aydın

taşıdık, yüklendiğimiz vicdanı
kahpelikler, planlanmış yalanlar bulsak da
yüzümüzü ekşittik sadece
zavallılık da olsa
sızladı içimizde yürek,
ciğer arasında bir yerler

sonra dedim ki bize
çat kaşlarını, biriktir tüm bunları
talih cesurların yanındaydı hani
yürü

hepsi antilop bunların
çevirmişler etrafını
sırf gülümse diye
balığa tahammül eden timsah oldun
öleceksin zayıflıktan
yok artık iskender, hasan sabbah
ya da diğerleri
kaldır mecazı
hayvan değilsin sen
gör
dön ve al hepsini

04-12-2011

Etiketler:

Koptu mu okuduklarımla aramdaki bağ
Ya baştan başlamalı ya da büsbütün bırakmalı
Farklı gruptur başka şairin kanı
Zehirleyebilir insanı
Kronikleşmeden iyice uzaklaşmalı
Yoksa bütün odalarına dağılır
Misafir şairin vücut parçaları

Etiketler:

“They live, we sleep.”

Bloğumda tanıtacağım ilk yapım, John Carpenter’ın, 1988 tarihli, ‘They Live’ adlı filmi. Ray Nelson’ın “Eight O’Clock in the Morning” (Sabah Saat Sekizde) isimli kısa öyküsünden esinlenerek sinemaya uyarlanmış.

Sizi aldatmak için dillerini kullanıyorlar. Zehir dudaklarında, şiddet ve küfür dolu ağızları. Tanrı korkusu yok gözlerinde. Liderlerimizin kalplerini ve zihinlerini ele geçirmişler. Zengin ve güçlüleri topladılar. Bizi gerçeğe kör ettiler. İnsan ruhu bozuldu. Neden hırsa tapıyoruz? Çünkü, görüş alanımızın dışında bizi besiye çekiyorlar. En tepeye yerleştirilmişi de dâhil, doğumdan ölüme, bizim sahibimizler. Bizi kontrol ediyorlar. Onlar efendilerimiz. Uyanın! Her yanımızdalar.

Park meydanında bir avuç insana vaaz veren bir rahibin sözleridir bunlar. Kahramanımız ise işçi kurumundan eli boş dönerken oradan geçmekte, bu nedenle söylenenlere kulak misafiri olmaktadır. Koşulların kötüleşmesi nedeniyle, başka bir eyaletten iş aramak için gelmiştir. Zaman kahramanımızı, o güne kadar varlığından bile haberiz olduğu bir düşmanla savaşmaya itecektir.

Dürtülerimiz yönlendiriliyor. Yapay olarak düzenlenmiş bilinçle yaşıyoruz. Hareket, bir grup bilim adamı tarafından, rastlantı sonucu bu sinyallerin keşfiyle başladı. Alt sınıflar büyüyor. İnsan hakları hiç var olmadı. Onların baskıcı düzenlerinde bizler, olanlardan habersiz suç ortaklarıyız. Niyetleri, bilinci tümüyle yok etmek. Bizi, bir tür trans halinde uyutmaktalar. Bizi kendimize ve başkalarına karşı duyarsızlaştırdılar. Sadece kendi çıkarlarımıza odaklanmış durumdayız. Lütfen anlayın. Onlar ortaya çıkarılmadıkları sürece güvendeler. Bu onların hayatta kalma metotları; bizi uykuda tutmak, bizi bencilleştirmek. Bizi uyuşmuş halde tutuyorlar.

Bu cümleler de direnişçilerin televizyon frekansına girerek yaptığı yayın. Dünya, başka yaratıklar tarafından istila edilmiştir. Bu yaratıklar, insanlar arasında dolaşmaktadır. Fakat bir tür sinyal yüzünden insanlar bunun farkında değillerdir. Durumun farkına varan bir grup isyancı direniş hareketi başlatmıştır. Kahramanımız bu direnişçilerin icat ettiği bir gözlük sayesinde hakikate gözlerini açar.

Gözlük dünyayı siyah beyaz göstermektedir. Adam, bir reklam panosuna gözlükle baktığında panoda gerçekte ne yazdığını görür: “İtaat et”. Bir diğer panoda “evlen ve çoğal” yazmaktadır. Bir mağaza tabelasında “bağımsız düşünce yok”, girişinde ise “tüket”… Sonra gözlüğün gösterdiği geniş açı bir şehir manzarası çıkar önümüze. Her yerde benzer yazılar vardır. “Sekiz saat çalış, sekiz saat uyu, sekiz saat oyna”, “televizyon seyret”, “uyu”, “uykuda kal”, “boyun eğ”… Dergi kapakları, sigara kutuları, raf başlıkları, ürün ambalajları renkli sahtelikleri altında hep buna benzer mesajları saklamaktadırlar. “Otoriteyi sorgulama”, “satın al”, “hayal kurma”. Paranın üzerinde “bu senin tanrın” yazmaktadır. Adam, gözlük sayesinde insanların arasına karışmış ötekilerin korkunç ve iğrenç yüzlerini de görür. Artık o da istemeyerek de olsa isyancıların safında yer alan neferlerden biridir.

İsyancıların nihai amacı, gerçeği bloke eden, insanların asıl dünyayı görmesini engelleyen sinyalleri kapatmaktır. Böylelikle ötekilerin gerçek yüzü herkes tarafında görülür hale gelecektir.

Görünüşte bilim-kurgu kategorisinde değerlendirilse de politik ve sosyolojik yönü ağır basıyor. Carpenter, bu filmde “çağın ruhu”na dair müthiş bir metaforla karşımıza çıkıyor. Sinema tarihinin bu önemli filmini mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. Bizim boyutumuzda durum belki biraz farklıdır. Ama belki de zannettiğimiz kadar da farklı değildir.

Etiketler:

Aralık ayında bahar sıcaklığı
Mesafeli ama samimi
Ne büsbütün sarmakta
Ne de ısırmakta

Kafamda sayısız hesap
Ne çok borçlanmışım

Loş bir odadayım
Bahara açılan kapıya
Sabırsızca bakmaktayım

Özgürlük
Bir adım ötemizde
Hep geri adım atmaktayız
Bilmeyecek kadar aptal mıyız
Ölüm anlamına geldiğini
En iyi haliyle

Daha beterlerinde savaş
Durmadan savaş
Kirli, kanlı, çürük
Cıvık bir savaş
Öyle pis kokar ki
Kimse kokusundan tanınmaz

Hani nerede kaldı
Dört duvarsız gökyüzü
Hadi söyleyin bakalım
Kuşlar gerçekten hür mü?

Etiketler:

yazılmışsa bakarız
yazmıyorsa yazarız

Etiketler:

Ait olduğum yer
Yerçekimi yüzünden midir bu
Sahibim olan sınır
Biz dediğinde yutan topluluk
Hangi toprak tutabilir seni
Kanatların varsa
Toprak, bereketsiz ve çoraksa
Hangi bebek âşık olur
Kum damlayan memelere

Etiketler:

“It´s two steps forward,
three steps back again
I´ll turn my face against it
I won´t run
Courage and belif are my redeems
No one else can rescue me
it seems” (Wear It Like a Crown)

Albüm 2009 yılında piyasaya çıkmış. Bense bu sene tanışma şansı buldum. Bir önceki tanıtımıma göre, “unplugged” sayacağımız türden. Piyanonun hâkimiyetindeki sade altyapı mükemmel vokalle tamamlanıyor. Zaten Rebekka Karijord şarkılarını dinlerken daha fazlasını talep etmiyorsunuz. Müziğe yakından bakmak isteyip kulaklıkla dinlerseniz, vokal soluğunu da duyabiliyorsunuz. Bu soluğun düzenliliği, kendisini zaman zaman enstrüman gibi gösterirken, mix-mastering’e pek fazla iş düşmediğini hissettiriyor.

1976 yılında Norveç’te doğan Rebekka Karijord’un bu yazıyı hazırladığım sırada aktrislik geçmişi olduğunu öğrendim. Birkaç dizi ve filmde önemli sayılmayacak roller almış.

“İlk bakış”ta en çok dikkatimi çeken parça, “Paperboy” olmuştu. Albümün açılış ve kapanış parçası “Wear It Like a Crown”, daha ilk dinleyişte kendini sevdiriyor. Kapanıştaki düzenlemesinde yaylıların eşlik etmesiyle, geri vokalleriyle bambaşka bir tada kavuşuyor.

Koşuşturmacadan kurtulduğunuz bir vakitte bu albümün huzur arayışınıza bir parça yardımı olabilir.

Tavsiyemdir.

I know that she abandoned you back then
the girl who was your lover and your friend
Your secret does not scare me a bit you see
I once defeated that same sorrow inside me
” (Paperboy)

Etiketler:

— Çay güzeldi ve her güzel şey gibi çabuk bitti.
— Yapayım mı bir tane daha.
— Yapsana.
— Al.
— Yanına şöyle yiyecek bir şeyler de hazırla.
— Al.

* * *

— Diyelim ki ilaçlardan birinin yan etkisi. Şu iğrenç plastik sandalyeye bak.
— Nesi iğrenç?
— Çirkin, rahatsız…

* * *

— Ne yani şimdi bu adamlar başlarından geçeni notalarla mı anlatıyorlar?
— Başlarından geçeni niye anlatsınlar? Ne hissettiklerini anlatıyorlar. Senin yapamadığını yapıyorlar.

* * *

— Sen yüzüne gelecek olan tokadı bekliyorsun. Hiç hoş değillerdir bilirim.
— Hissetmiyordum, acı duymuyordum ama gözümden yaş geliyordu. Yüzüme inen tokatları duymadığım gibi onları da duymuyordum.

* * *

— İş bittikten sonra pişman olma.
— “Pişman” nasıl bir kelimedir. Vurguları sert, buyurgan…

* * *

— Uygarlıkla barbarlık arasındaki fark nedir?
— Biri mecbur kalırsa öldürür, öteki sanat ve zanaat haline getirir.

* * *

— Bilmece gibi konuştun.
— Sende yanıtı gibi sus.

* * *

— Lan bedavaya özgürlük olur mu?
— Ama parayla da özgürlük olmaz ki.
— Ne biliyorsun. hiç paran oldu mu?

* * *

— Hani zaten burada olduğum için kürkçü dükkanına geri dönmüşüm gibi hissediyorum.
— Olsun. En azından kürkün üstünde.

* * *

— Ya ben neden yaşıyorum?
— O nereden çıktı şimdi?
— Her şey hatalı ondan?
— Her şey hatalıysa dert etme.
— Peki her şey hatasız ise?
— O zaman da dert etme.

Etiketler:

yeniden düşmek için
yükseleceksin
buna sevinmek istiyorsan
sen bilirsin

Etiketler:

Elimde bir kitap, kitabın adı gizli. Gizliyorum. Gizleniyorum. Görürlerse önemli bir kitap olmadığı anlaşılabilir. Biz de seni bir şey sanmıştık, sen hiçbir şey değilmişsin. Kitap mı ehliyet kitabı. Allah Allah, rüya gibi.

*

Yazdıklarıma bakıyorum “beğen”enler oluyor. Umurumda değil. Çünkü hepsini toplasam bir kitap etmiyor. Okunması gereken nedir, kimse bilmiyor. Yokum arık, okunmadan var olamam. Beğenenleri boş ver, yaşamak istiyorum, soluk almasam da. Yaşasın istiyorum bana değen her insan, nefes almasa da… Kitabımı taşıyan olmayacak. Kitabım yok. Kalemim var. Kalemim ne yazarsa o var olacak.

*

Bir kapıdan giriyorum. İnsana ihtiyacım var, kendime ihtiyacım var, aynaya ihtiyacım var. Bugünlerde iyi ayna bulmak çok zor. Buldum diyelim, aynayı mutlaka kırıyorum. Yüzlerce parçaya bölüyorum.

*

Bir zaman kapısı, her bakış bazen hızlı bazen yıldızlardan hızlı bir kayış. Işığın rengi siyah, rengi veren sadece ben. Onu da görmek istemesem karanlığa var sevgim.

*

Kalem oynatırken, tanrıcılık oynayan küstah, yaşarken her titreşimden korkan, işte o ben. Konuşurken kekeme, konuşurken tutuk, işte o ben. Yazmayı iyi ki keşfetmişim. Sol elime sahip oluşuma şükrediyorum. Oysa zorladılar yazmayayım diye sol elimle.

*

Kendimden saçılıyorum oraya buraya. Toparlayayım derken bir bunaltı. Deliriyormuşum gibi. Neyse ki ‘gibi’… Dile diledim kendimi yanlıştı. Dile düşmek korkusuna asılı, kurtardım son anda hep kendimi. Kaçmak bir beceridir sanıldığının aksine. Yazmak… yazmak tünelleriyle özgürlüğe. Neredeyse… Burada şu an yakalayabilene aşk olsun. Tutkulu ol, tutuklu olma.

*

Dürüst olmak gerekirse diyorum, oyun oynamaktan başka hiçbir şey bilmiyorum. Oyundan korkmuyorsam da, korkaklardan korkuyorum. Bir basamak çıktın, arkana bakmadın. Bir tane daha, bir tane daha… Sonra bir bakıyorsun aşağıya başın dönüyor. Aşağıda küçücüğüm. Başlatan benim öyle mi? O halde neden yanında değilim?

*

Düşüyorum, kimse tutmayacak beni. Çünkü istemiyorum. Korkum beni yalancı yapıyor. Oysa ben oynamak istiyorum. Herkese anlatıyorum, kitaplar alıyorum, etkilenip anlatıyorum. Ama oynamadığımı söylüyor bana nasılsa beni sevmiş olan. Buna tutunup bir süre düşmekten kurtuluyorum. Halbuki yanmayı göze almadan oynayamazsın.

Etiketler: