Bilindik Öykülere Çeşitleme – I
Bir varmış bir yokmuş, âlemin çivisi çıkmış, yerine takarken duvar yıkılmış, yenisini yaparken temel çökmüş, baştan kazarken sel olmuş. Bozulmaya meraklı bu düzenden nice hükümdarlar gelip geçmiş. Bedenler farklı imiş ama ecel elbisesini yine de dikmiş, isteyen de istemeyen de giymiş. Cücesine heybetli, keline sırma saçlı, körüne badem gözlü denmiş.
Çok uzak bir ülkede, çok uzak bir geçmişte, Midas adında bir hükümdar yaşarmış. Memleket babasının oğlununmuş. Babasından miras kalan saltanatta oturan Midas’ın yüzünü gören yokmuş. Ne savaşlarda at sürermiş, ne konuk kabul edermiş. Yanına baş vezir ve başhekim dışında kimse varamazmış. Hiçbir çağda hükümdar yüzü görüp de başı göğe eren olmadığından, halkın bu durumda rahatsızlığı yokmuş. Midas, çocukluğundan beri gözden uzak tutulurmuş. Bir süre sebebi merak edilse de merak giderek azalmış. Sesli düşünen meraklı başların omuzlarında duramaması da merakın azalmasının sebeplerindenmiş.
Hiçbir çağda berberler Midas’ın dönemindeki kadar felakette düşmemişmiş. Çünkü huzura hizmete çağırılan berber bir daha dönmezmiş. Sebebini sormak diğer meslek ehline düşsün, berberler can derdindeymiş. Önceleri berberler, canlarını kurtarmak için ya başka bir meslek seçer ya da ülkeyi terk etmeye çalışırlarmış. Sayılarında hissedilir azalma olunca meslek değiştirme ve ülkeyi terk yasaklanmış. Buna rağmen berber bulmak her geçen gün daha da zorlaşmış.
Tüm olanlardan habersiz, ücra bir köyde yaşayan Berber Conan, tüm olanlardan habersizmiş. Köyünde tek başına sürdürdüğü hayatını kazanmak için saç, sakal keser, diş çekermiş. Yaralara dikiş de atarmış ama diktiklerinin en şanslısı bile senesini doldurmadan ebediyete intikal ettiğinden bu, nadiren olurmuş. Hekimliği noksansa da berberliğine diyecek yokmuş.
Berber Conan kendi dünyasında yaşayan, dışarısıyla sadece işi gereği münasebeti olan bir ademoğluymuş. Tıraş olmaya gelenlerden de haber alması zormuş. Çünkü ağızlarını açmalarına müsaade etmez, durmadan konuşurmuş. Küçük dünyasının sıradan olaylarının ve eşyasının lafı hiç bitmezmiş. Kuzuları, inekleri, tavukları, böcekleri, ayağına takılan taşları anlatır da anlatırmış. Bir somuna, bir kucak soğana, bazen de sadece bir selama işini gördüren köy halkı ise durumdan pek rahatsız olmazmış. Kimisini bu ipe sapa gelmez konuşmalar ninni gibi gelirmiş. Ülkede berberlerin başına gelenlerden haberdar olanların bazısı, sıranın bir gün Conan’a geleceğine ihtimal vermediklerinden ses etmezlermiş. Diğerleriyse daha şimdiden Conan’a mevtaymış gibi acıyarak bakarlarmış.
Derken bir gün, kralın muhafızları köye gelivermişler. Soruşturup Conan’ın kapısına dayanmışlar. “Kralın baş berberi olarak atandın, bizimle saraya geleceksin” diyen muhafızlara şaşarak bakmış Conan. Ülkenin böyle uzak bir köşesinde kendisine ulaşıp baş berber atanmasına anlam verememiş. Şimdiye kadar atanan berberlerin baştan yoksun olduğundan bihabermiş.
Saraya vardığında Berber Conan’ın aklı başından gitmiş. Bildiği en büyük hane köy ileri gelenlerininki olduğundan sarayın ihtişamı karşısında sarhoş olmuş. Yüksek tavanlar altında ufalmış ufalmış fare kadar kalmış. O kadar çok kapı, o kadar çok muhafız geçmiş ki sayamamış. Önce hamama götürmüşler kendisini, sonra da bir güzel giydirmişler. Giysileri onun için o kadar yabancıymış ki bir an kendisinin berberlere kral olacağını sanmış.
Sonunda baş vezirin huzurunda bulmuş kendisini. Baş vezir orta yaşın üzerinde, uzun suratlı, keskin hatlı, ciddi ifadeli bir adammış. Conan baş vezirin yüzüne bir defa bakmış, yüzünü yere devirmiş, bir daha kaldırmaya da cesaret edememiş. Ömründe hiç gülümsememiş gibi duran yüzden, çatık kaşlardan, baktığı kişiyi toza dönüştürebilecek bakışlardan içi ürpermiş. Baş vezirin Conan’ı süzmesi bir dakikaya yakın sürmüş. Bu süre Conan’a yaşadığı ömrün yarısı kadar gelmiş. Sonunda baş vezir konuşmuş:
“Demek yeni baş berberimiz sensin! Baş berber dendiğine bakma, sarayda senden başka berber yok. Artık hükümdarımıza hizmet edeceksin. Adamlarım araştırdı, işindeki hünerini köyünden bana ulaştırdılar. Fakat bilesin ki buradaki vazifen köyündekilere benzemez. Senden katbekat hünerli berberler girdi cümle kapısından, çıkarken baş ve gövdeleri ayrı istikametlere gittiler. Söyleyeceklerimi iyi dinlersen gövden sende kalır, başınla beraber uzun bir ömür sürersin. Huzura çıktığında tek kelime etmeyeceksin, hatta hiç ses çıkarmayacaksın. Nefes alışın bile duyulmayacak. Yüzünde tek bir sinir oynamayacak, kırışıklık belirmeyecek, ifaden heykelden farksız olacak. Yüce Midas sana ne emrederse anlayacak ve soru sormadan uygulayacaksın. İşini ilgilendirmeyen hususlarda kör, sağır ve dilsiz olacaksın. Bugün dinlen, yarın seni yeniden odama getirecekler. Ben de seni hükümdarımızın huzuruna götüreceğim.”
Kendisine ayrılmış odaya dönünce Conan derin düşüncelere dalmış. Köyünden ayrılırken arkasından “başına devlet kuşu kondu” diye bağıranlar aklına gelmiş. Devlet kuşunun bu kadar ağır olabileceğini nereden bilecekmiş. Yattığı rahat yatakta uyku zor yetmişmiş. Uyuduğundaysa, ömründe görmediği bir sofrada karnını doyurduğundan olacak, tuhaf rüyalarla boğuşmak zorunda kalmış. Sabah kapısı çalınmış, vaktin geldiği bildirilmiş. Giyinmiş, tekrar baş vezirin huzuruna getirilmiş. Baş vezir, odasında yine aynı noktada, ellerini arkaya kavuşturmuş durmaktaymış, kendisini takip etmesini işaret etmiş. Koridorlar, kapılar, muhafızlar geçmişler. Sonunda iki sağlı sollu birer düzine muhafızın koruduğu büyük bir kapıya gelmişler. Baş vezir kapıyı açmadan önce yine konuşmuş: “Dün söylediklerimi aklından hiç çıkarma. Bizi utandırma, canından olma.”
Takdim edildikten sonra içeriye alınmış. Dört dev sütunun tuttuğu kubbeden sarkan köy meydanı büyüklüğündeki avizenin mumları yanmasına rağmen içerisi karanlık denecek kadar loşmuş. Odanın ihtişamı, yaşadığı korkuyu heyecanı iyice arttırıyormuş. Kalp atışları, sessizlik içinde davul sesi gibi geliyormuş. Heyecanını bastırmak için dudaklarını ısırmaya başlamış. Midas’ın nerede olduğunu anlamak için gözlerini gezdiren berber Conan, karanlık köşelerde ecinniler koşuşturduğuna yemin edebilirmiş. Şaşkın şaşkın bakınırken “gel” diye yankılanan sesle sıçramış. Sesin geldiği yöne doğru yürümeye başlamış. Yemyeşil ufka bakan pencereye yüzük dönük Midas, altın işlemeli bir sandalyede oturmaktaymış. Midas’ın başında taç yerine kocaman bir miğfer bulunmaktaymış. Pencereden gelen ışınlar, miğferin mücevherlerinden yansıyıp etrafta küçük küçük gökkuşakları oluşturuyormuş. Beber Conan, iyice yaklaşmış. Sandalyenin yanındaki masada kullanacağı malzemeleri görmüş, fakat etrafta ayna yokmuş. Miğfer konuşmuş: “Önce saçlarımı biraz düzelt, sonra sakalımı kısaltırsın.”
Midas miğferi kafasından çıkarınca, bir an bayılacağını sanmış Conan. Çünkü başın yanlarında, bildiği kulaklar yerine, başı geçen uçlarıyla iki tane eşek kulağı yer almaktaymış. Önce rüyada olduğunu düşünmüş, kolunu sert bir mıncık atmış. Rüyada ise bile “başla” diyen sesle uyanıvermiş. Titreyen elleriyle makası almış. Sessizce derin nefeslerle kendine gelmeye çalışmış. Neyse ki elleri işlerini iyi biliyormuş da başlamakta zorlanmamış. Saç keserken kulaklara dokundukça gözleri yaşarıyormuş. Ses çıkarmamak dudaklarını içlerini ısırmakta, dudaklarından boğazına oluk oluk kan akmaktaymış. Makasının sesi duvarlardan aksediyor, Conan’ın kulağına boynuna inen kılıçmış gibi ulaşıyormuş. Makas adeta konuşuyormuş, eşek, eşek, eşek, eşek…
Sonunda canından olmadan vazifesini hakkıyla yerine getirip, Midas’ın huzurundan ayrılmış. Dışarıda baş vezir kendisini beklemekteymiş. O çıkınca baş vezir içeriye girmiş. Birkaç solukluk süreden sonra çıkmış ve Conan’a yaklaşmış: “Aferin, Ulu Midas senden memnun kalmış. Bundan sonra evin burası. Burada da kimseyle gereksiz konuşmalar yapma. Şimdi git odana, dinlen.”
Berber Conan, odasına varır varmaz kendisini yatağa atmış, yastığa başını gömmüş ve hüngür hüngür ağlamış.
Conan artık saraya berberi imiş. Rahat bir hayatı az işi varmış. Ama sakladığı sır ona bir türlü huzur vermiyormuş. Kâbus dolu rüyalar görüyormuş. Kulağı olmayan eşeklerce kovalanıyor, eşekler; “koparın kafasını, kafasını koparın” diye bağırıyorlarmış. Her tarafı kulaklarla kaplı bir kafa tarafından çiğnendiğini paramparça edildiğini görüyormuş. Bazı rüyalarda dili koparılıyor, bazılarında kıl yumağı içinde, boğasına dolan kulaklar yüzünden boğuluyormuş. O gür saçları şimdilerde tutam tutam eline geliyormuş. En kötüsüyse karnındaki dayanılmaz ağrıymış. Bir sabah karnının belirgin biçimde şiştiğini fark etmiş. İştahı yerinde değilmiş, şişmanlamakla ilgisi olamazmış. Daha sonraki gün şişkinlik daha da artmış, bir sonraki gün daha fazla… Öyle bir duruma gelmiş ki artık şişen karnından ayakuçlarını göremez olmuş.
Saray tabipleri kontrole gelmişler, muayene etmişler, teşhisleri doğru yapamadıklarından ilaçları da fayda etmemiş. Sonunda baştabip Conan’ın derdini anlamış: “Senin bir sıkıntın var evladım. Belli ki bu sıkıntını kimseye anlatamıyorsun. Madem kimseye anlatamıyorsun, senin kadar ketum bir kuyu bul, bağır derdini. O zaman belki rahatlarsın.”
Conan zar zor hareket ettirdiği bedenini sürüye sürüye uçsuz bucaksız saray bahçesinin ıssız bir yerinde, sakince duran bir kuyu bulmuş. Kuyunun yanına yaklaşmış. Aşağıya bakmış ama yansımasını görememiş. Gördüğü sadece zifiri karanlıkmış. Seslenmiş, “hey”. Hemen arkasından bir karşılık gelmiş, “hey hey hey…”. Tekrar seslenmiş, “merhaba”. Aynı karşılığı duymuş “merhaba merha ba ba ba…”. Daha gür sesle bağırmış, “Conan’ım ben berber”. Karşılık gelmiş, “Conan ben ber ber ber ber”. Aşağıya iyice eğilmiş bağırmış, “Midas”. Karşılık gelmiş “Midas das das dasssssss”. Etrafı iyice kolaçan etmiş. Gelen giden, orada olan var mı diye bakmış. Sonra tüm gücüyle, bütün şişkinliğini kusarcasına bağırmış “Midas’ın kulakları eşek kulakları”. Kuyudan karşılık gelmemiş. Kendisinin duymadığını düşünerek tekrar bağırmış, “Midas’ın kulakları eşek kulakları”. Yine yankıyı duymamış ama umursamamış. Çünkü Atlas bile dünyayı sırtından atsa Conan’ın şimdi rahatladığı kadar rahatlayamazmış. Tekrar bağırmış, tekrar, tekrar, tekrar… O kadar rahatlamış ki keyiflenmeye de başlamış. Bu defa kahkahalarla haykırmış. “Hah hah hah haaaa Midasah hah ha haaa eşşşşşek kulaklarııııııııı”, “Midas’ın haha ha ha kulakları eşşşek kulakları hah hah hah haaa”. Kahkahalar artmış, artmış, armış… Arttıkça karnının şişkinliği azalmış. Rahatlamanın, fazla gülmenin etkisin midir bilinmez, kendinden geçivermiş. Yerde baygın yatarken kuyunun sükûnetinin farkına varamamış. Sanki kuyu kuyuluğunu unutmuş ve hiç akis yapmamış.
Berber Conan kendine geldiğinde şişkinliğinin tamamen indiğini görmüş. Doğrulup kuyuya yaklaşmış, kulak kesilmiş. Kuyudan belirgin bir ses gelmiyormuş. Yalnızca deniz kabuklarını kulağına dayayan insanın duyduğu o tuhaf ses duyuluyormuş. Kalabalık bir alanda binlerce sesin fısıltıyla konuşmasıymış adeta. Conan, kendini o kadar rahatlamış hissediyor, o kadar mutlu hissediyormuş ki hiçbir tuhaflığı fark edecek durumda değilmiş. Yükünden kurtulmuş olarak saraya dönmüş, baştabibe görünmüş. Baştabip kendisini muayene etmiş, hiç soru sormadan durumu anlamış. Sabaha karşı döne yuvarlana, sürüne sürüne çıktığı yolculuktan, yatağına gün batarken yeniden doğmuş gibi dönmüş olan Conan, son zamanlardaki en güzel uykusuna dalmış.
Hiçbir büyük felaket yoktur ki geliyorum diye haber vermesin. Yeter ki görenin gözü, duyanın kulağı olsun. Günün ilk ışıklarıyla uyanmaya başlayan saray da olacaklardan bihabermiş. Güneş bile kızıl yüzüyle memlekete doğru yaklaşmaktayken neler duyacağını bilmiyormuş. Berber Conan’ın kuyuya sırrı bağırmasının üzerinden saatler geçmiş. Nasıl olduysa kuyu, sırrı yansıtmayıp yer altındaki dehlizler aracılığıyla memleketin her köşesine aktarmış. Rezonans yayılmış, yayılmış, yayılmış… Sabah, insanlarla birlikte uyanan kuyular, hep bir ağızdan haykırmaya başlamışlar; “Midasssss”. Uyanmış olanların aklı başından gitmiş, henüz uyumakta olanlar yataklarından fırlamışlar. Kimileri savaş çıktı sanmış, kimileri kıyamet geldi… “Midas” nidası, kuyulardan ağaçlara, ağaçlardan yapraklara, dağlara, tepelere, ovalara yayılmış. Ardından yeni bir ses yankılanmış “Midas’ın kulakları eşek kulakları”. Öyle güçlü bir sesmiş ki memleketin dört bir yanı sarsılmaktaymış. Hükümdar Midas, odasında teninden uçup giden rengiyle, tanrıların gazabına uğradığına inanarak tir tir titremekteymiş. Tabiat ana, canlı cansız her hücresiyle yeniden haykırmış; “Hah hah hah haaaa Midasah hah ha haaa eşşşşşek kulaklarııııııııı”… Berber Conan ise tüm olan biteni yatağın altında saklanarak karşılamakta, yaşadıklarının rüya olması için dualar etmekteymiş. Canlı-cansız tabiat durmamaktaymış; “Midas’ın haha ha ha kulakları eşşşek kulakları hah hah hah haaa”. Kahkahalar ve sarsıntılar gün batımına kadar devam etmiş. Hamile kadınlar çocuklarını düşürmüş, korkudan ödleri patlayanlar kalp sektesine uğrayanlar çokmuş. Nice insan o günün getirdiği korkuyla on yaş, yirmi yaş birden yaşlanmışlar. Batan güneşle birlikte sesler azalmış ve nihayet tamamen kesilmiş.
Kuyuların kustuğu sırrın sesi doğadan çekilmiş ama bu sefer de insanların diline düşmüş.
“Midas’ın kulakları eşek kulaklarıymış, öyle mi?”
“Demek eşek kulakları…”
“Eşek kulakları yüzünden herkesten saklanıyormuş meğer… “
Herkesin dilinde dolaşan bu konuşmalar, dalga dalga saraya ulaşıyormuş. Artık saklanacak vaziyeti kalmayan Midas, halkın karşısına çıkmaya karar vermiş. Başında miğfer olmadan herkesin kendisini görmesini sağlamış. O uzun kulaklarına rağmen, hükümdar Midas’ın huzur verici bir yüz güzelliği varmış. İnsanlarına seslenmiş:
“Sevgili halkım. Bundan sonra sizinler arımızda sır yok. Anladım ki insanı sustursak bile bu yaşadığımız dünya hakikati biliyor. Biz konuşmasak bile o haykırıyor. O yüzden sizinle aramızda örülen sır duvarı artık kalktı. Ben yaşadığım sürece artık bizi birbirimizden ayıran sırlar olmayacak.”
Olayların başlatıcısı olan Berber Conan’ın korktuğu başına gelmemiş. Ecel ona biçtiği elbiseyi giydirene kadar saray berberliği görevini sürdürmüş. Tüm memleket halkı, yaşadıkları tecrübeden aldıkları dersi kulaklarına küpe yapmışlar. Gizli saklı bilmeden, birbirlerine güvenerek yaşamışlar. Zaman, unutkanlık hapını ilaç ederek dertlere devaymış. Hep olduğu gibi yaşananlar unutulmuş, birkaç kuşak sonra insanlar yine bildiklerini okumuş.
Gökten üç elma düşmüş. Üçü de elmayı paylaşabilenlerin başına.