Simbi’nin Hayali

Bahçede güller şiddetli rüzgârın etkisiyle salınmaktaydılar. Hareket eden yapraklara bakanlar, güllerin titrediğini, üşüdüğünü düşünebilirdiler. Rüzgârın şiddetini azaltmasıyla güllerden biri doğruldu, açıldı, açıldı ve renklerini değiştirmeye başladı. Gülün ortasında bir göz belirdi. İnsan gözü gibi değil, daha çok salyangozunkine benziyordu. Göz, kıvrılarak etrafı kolaçan etti. Sonra gül, yaylanıp gökyüzüne sıçradı. Yapraklarını çırparak uzaklaşmaktayken, diğer güller de onu takip ettiler.

Olanları penceresinden seyreden Simbi, güllerin göç mevsiminin geldiğini anladı. Daha birkaç ay önce ölen ninesi geldi aklına. Onun için de göçtü demişlerdi. Fakat kadıncağızın uçmak bir yana kolunu kaldıracak gücü yoktu. Nefes alışı bile belli belirsizdi. Sessizce göçüp gitmişti ninesi. İnsanların göçmesinde de belirli bir mevsim yoktu. Annesine sordu Simbi, neden insanlar da güller gibi göçmüyordu. Annesi de ona, insanların mevsimi yoktur, insanların sadece düşleri vardır, dedi. Simbi ninesinin kendisini neden yaşlı ve güçsüz hayal ettiğini sordu. Annesi, onu biz öyle hayal ettik, artık o uçan bir gül, yağan yağmur, gördüklerinin tümü oldu, dedi. Duyduklarından çok etkilenen Simbi, göçmek istedi.

Bir süredir ablası sakinleşmişti. Önceleri ablası, eline geçirdiklerinin hepsini kendine dönüştürmeye çalışırdı. Kitapları, döşemeleri, böcekleri, komşuların evcil hayvanlarını yerdi. Annesi ablasını bu alışkanlığından vazgeçirdikten sonra ablası, öfkelenmeye, kendini yaralamaya, etrafına saldırmaya başlamıştı. Kamyona tıktılar ablasını. Aylar sonra döndüğünde ablası yürüyen bir topa dönüşmüştü. Kolları, bacakları kapkalındı, yüzü kocaman olmuştu. Öfkesi kamyonda kalmış, kamyonun cüssesini almıştı. Bir çeşit takas olmalıydı bu.

Annesiyle güller konusunu konuştuğunda ablası bu haldeydi. Buzdolabının yanına yerleşmişti ablası, buzdolabına âşık olmuştu. Artık hiç öfkelenmiyordu. Simbi ne yaptıysa ablasını öfkelendirmeyi başaramamıştı. Simbi kamyonu düşündü, küçülmüş olmalıydı, diğer arabalara saldırıyordu belki. Simbi annesine ablasını neden bu şekilde hayal ettiklerini sordu. Çok kocamandı, çok terliyor ve kokuyordu, üstelik sadece buzdolabını seviyordu. Annesi Simbi’ye, onu hayal ettiklerinde ablasının çok öfkelendiğini, o yüzden onu doktorların hayal ettiği gibi kabul etmelerinin daha iyi olacağını söyledi. Simbi, ablasının da göçmek isteyeceğinden korktu.

Simbi belki de bir baba hayal etmeliydi. Böylece annesi uyumak için şekerleme yemek zorunda kalmazdı. Yağmurlu havalarda kükreyen gökyüzünden korkar, annesinin yanına sığınırdı. Ama annesi sabah olmadan asla uyanmazdı. Evet, evet kesinlikle baba hayal etmeliydi. Tam bunları düşünürken kapı çalındı. Gelen babası olmalıydı. Simbi kapıyı sevinçle açtı. Karşısında geceleri üstünde tepinen adam vardı. Nefesi kokardı, hayvan gibi hırıltılar çıkarır, canını yakardı. Adam üzerinden çekildiğinde, Simbi yapış yapış kalırdı.

Görünürde hiç kimse yokmuşçasına evin içerisine dalan adamın arkasından kapıyı kapattı Simbi. Bir gün göçecekti ve hayal ettiklerinden ve onu hayal edenlerin hepsinden kurtulacaktı.

Kategori: Genel  yorum yaz

Rüya Ormanı

Oyun Ormanı, içerisinde barındırdıklarıyla tek bir vücutmuşçasına solumaktaydı. Ulu bilge, ormanın derinliklerinde bir yerde bağdaş kurmuş, tefekküre dalmış durumdaydı. Öylesine derinlerdeydi ki aklı kapalı olan gözlerinin önünde renkli helezonlar dans etmekteydi.

O esnada nereden geldiği pek belli olmayan genç kız Rapunzel göründü. Ulu bilgenin karşısına oturdu. Rapunzel’in varlığını hisseden ulu bilgenin helezonları ortadan kayboldu ve ulu bilge gözlerini açtı. Genç kız, ulu bilgeye seslendi; “ben doğru ile yanlışı, eğri ile büğrüyü seçemiyorum. Sen bilge bir kişiye benziyorsun, bana yardımcı ol” dedi. Bilge, mütebessim bir ifade ile genç kızı bir süre süzdü. Sonra, “kızım sen azmışsın, sana koca lazım. Seni ancak koca paklar” dedi. Bunu duyan kız, kıpkırmızı kesildi ve sonra bilgenin yanına yerleşip meditasyona katıldı. Böylelikle tefekkür içerisindeyken o da kendi helezonlarını görmeye başladı. Bilge ‘evrenin bilgisi’ derken, kız da ‘koca, koca’ diyordu.

Bir süre sonra nereden geldiği pek anlaşılmayan, iki büklüm bir ihtiyar beliriverdi. Tefekküre dalmış o iki insanın yüzündeki huzur asabını bozmuş olmalı ki, asabi bir şekilde onlara seslendi; “ne yapıyorsunuz burada siz edepsizler?”. Ulu bilge ve kız sesi duyunca helezonlar ortadan kayboldu, gözlerini açıp ihtiyara doğru baktılar. İhtiyar, bilgenin gözlerindeki anlam yüklü bakışlardan etkilenir. Ona “sen bilgi bir kişiye benziyorsun, bana gençliği sırrını söyle” der. Bilge, mütebessim bakışlarla ihtiyarı süzer. “Bunca zamanını saçma sapan şekilde harcamışsın. Yeniden genç olsan yine aynı şekilde harcayacaksın” der. Bunu duyan ihtiyar, kıpkırmızı kesilir ve bilgenin öteki yanında yerini alır. Üçü birden meditasyon yaparlar, helezonlar yeniden uçuşmaya başlar.

Bir süre sonra ormanı mesken edinmiş bir kaplumbağa yanlarına gelir. Kaplumbağa ne yaptıklarına anlam veremediği bu yaratıkları şaşkınlıkla izler. Dayanamayıp seslenir, “ne yapıyorsunuz burada siz dengesizler?”. Hepsi gözlerini açıp bakışlarını kaplumbağadan yöne çevirirler. Bilge ile bakışan kaplumbağa, daha önce hiç hissetmediği bir duyguya kapılır. “Ben de sizler gibi insan olmak istiyorum. Bana bunun yolunu göster.” Bilge, mütebessim bakışlarla kaplumbağayı süzer ve “bana bak hayvan oğlu hayvan! Aslında aramızda bir fark yok. Sen, ben, bu orman, aslında biriz. Olmak istemek, ne olduğunu bilmemektir” der. Aldığı cevaptan tatmin olmayan kaplumbağa kızarır, kızarır pancar gibi olur. Birden toprağa kök salar ve şeker pancarına dönüşür. Bilge, kız ve ihtiyar bitkideki pancarları koparır yerler. Bilge, bitkiye dönerek seslenir; “işte şimdi insana dönüştün, dileğin oldu”. Pancarı yiyen ihtiyar o saat gençleşiverir. Bilge, pancarın son parçasını yutarken aklından geçen düşüncelere takılır. Meditasyon meditasyon nereye kadar? Evde yemek pişmiyor, çamaşırlar yıkanmıyor olacak iş mi? Hem artık çoluk çocuğa karışma vakti geldi de geçiyor. En iyisi şu kızla da ben evleneyim” der. Böylece kızın da dileği gerçekleşmiş olur.

Oyun Ormanı, gerçekleşen dileklerin yaydığı tatlı enerjiyle, günün son saatlerinde, huzurlu bir uykuya dalar.

Kategori: Öykü  yorum yaz

Midas’ın Kulakları

Bilindik Öykülere Çeşitleme – I

Bir varmış bir yokmuş, âlemin çivisi çıkmış, yerine takarken duvar yıkılmış, yenisini yaparken temel çökmüş, baştan kazarken sel olmuş. Bozulmaya meraklı bu düzenden nice hükümdarlar gelip geçmiş. Bedenler farklı imiş ama ecel elbisesini yine de dikmiş, isteyen de istemeyen de giymiş. Cücesine heybetli, keline sırma saçlı, körüne badem gözlü denmiş.

Çok uzak bir ülkede, çok uzak bir geçmişte, Midas adında bir hükümdar yaşarmış. Memleket babasının oğlununmuş. Babasından miras kalan saltanatta oturan Midas’ın yüzünü gören yokmuş. Ne savaşlarda at sürermiş, ne konuk kabul edermiş. Yanına baş vezir ve başhekim dışında kimse varamazmış. Hiçbir çağda hükümdar yüzü görüp de başı göğe eren olmadığından, halkın bu durumda rahatsızlığı yokmuş. Midas, çocukluğundan beri gözden uzak tutulurmuş. Bir süre sebebi merak edilse de merak giderek azalmış. Sesli düşünen meraklı başların omuzlarında duramaması da merakın azalmasının sebeplerindenmiş.

Hiçbir çağda berberler Midas’ın dönemindeki kadar felakette düşmemişmiş. Çünkü huzura hizmete çağırılan berber bir daha dönmezmiş. Sebebini sormak diğer meslek ehline düşsün, berberler can derdindeymiş. Önceleri berberler, canlarını kurtarmak için ya başka bir meslek seçer ya da ülkeyi terk etmeye çalışırlarmış. Sayılarında hissedilir azalma olunca meslek değiştirme ve ülkeyi terk yasaklanmış. Buna rağmen berber bulmak her geçen gün daha da zorlaşmış.

Tüm olanlardan habersiz, ücra bir köyde yaşayan Berber Conan, tüm olanlardan habersizmiş. Köyünde tek başına sürdürdüğü hayatını kazanmak için saç, sakal keser, diş çekermiş. Yaralara dikiş de atarmış ama diktiklerinin en şanslısı bile senesini doldurmadan ebediyete intikal ettiğinden bu, nadiren olurmuş. Hekimliği noksansa da berberliğine diyecek yokmuş.

Berber Conan kendi dünyasında yaşayan, dışarısıyla sadece işi gereği münasebeti olan bir ademoğluymuş. Tıraş olmaya gelenlerden de haber alması zormuş. Çünkü ağızlarını açmalarına müsaade etmez, durmadan konuşurmuş. Küçük dünyasının sıradan olaylarının ve eşyasının lafı hiç bitmezmiş. Kuzuları, inekleri, tavukları, böcekleri, ayağına takılan taşları anlatır da anlatırmış. Bir somuna, bir kucak soğana, bazen de sadece bir selama işini gördüren köy halkı ise durumdan pek rahatsız olmazmış. Kimisini bu ipe sapa gelmez konuşmalar ninni gibi gelirmiş. Ülkede berberlerin başına gelenlerden haberdar olanların bazısı, sıranın bir gün Conan’a geleceğine ihtimal vermediklerinden ses etmezlermiş. Diğerleriyse daha şimdiden Conan’a mevtaymış gibi acıyarak bakarlarmış.

Derken bir gün, kralın muhafızları köye gelivermişler. Soruşturup Conan’ın kapısına dayanmışlar. “Kralın baş berberi olarak atandın, bizimle saraya geleceksin” diyen muhafızlara şaşarak bakmış Conan. Ülkenin böyle uzak bir köşesinde kendisine ulaşıp baş berber atanmasına anlam verememiş. Şimdiye kadar atanan berberlerin baştan yoksun olduğundan bihabermiş.

Saraya vardığında Berber Conan’ın aklı başından gitmiş. Bildiği en büyük hane köy ileri gelenlerininki olduğundan sarayın ihtişamı karşısında sarhoş olmuş. Yüksek tavanlar altında ufalmış ufalmış fare kadar kalmış. O kadar çok kapı, o kadar çok muhafız geçmiş ki sayamamış. Önce hamama götürmüşler kendisini, sonra da bir güzel giydirmişler. Giysileri onun için o kadar yabancıymış ki bir an kendisinin berberlere kral olacağını sanmış.

Sonunda baş vezirin huzurunda bulmuş kendisini. Baş vezir orta yaşın üzerinde, uzun suratlı, keskin hatlı, ciddi ifadeli bir adammış. Conan baş vezirin yüzüne bir defa bakmış, yüzünü yere devirmiş, bir daha kaldırmaya da cesaret edememiş. Ömründe hiç gülümsememiş gibi duran yüzden, çatık kaşlardan, baktığı kişiyi toza dönüştürebilecek bakışlardan içi ürpermiş. Baş vezirin Conan’ı süzmesi bir dakikaya yakın sürmüş. Bu süre Conan’a yaşadığı ömrün yarısı kadar gelmiş. Sonunda baş vezir konuşmuş:

“Demek yeni baş berberimiz sensin! Baş berber dendiğine bakma, sarayda senden başka berber yok. Artık hükümdarımıza hizmet edeceksin. Adamlarım araştırdı, işindeki hünerini köyünden bana ulaştırdılar. Fakat bilesin ki buradaki vazifen köyündekilere benzemez. Senden katbekat hünerli berberler girdi cümle kapısından, çıkarken baş ve gövdeleri ayrı istikametlere gittiler. Söyleyeceklerimi iyi dinlersen gövden sende kalır, başınla beraber uzun bir ömür sürersin. Huzura çıktığında tek kelime etmeyeceksin, hatta hiç ses çıkarmayacaksın. Nefes alışın bile duyulmayacak. Yüzünde tek bir sinir oynamayacak, kırışıklık belirmeyecek, ifaden heykelden farksız olacak. Yüce Midas sana ne emrederse anlayacak ve soru sormadan uygulayacaksın. İşini ilgilendirmeyen hususlarda kör, sağır ve dilsiz olacaksın. Bugün dinlen, yarın seni yeniden odama getirecekler. Ben de seni hükümdarımızın huzuruna götüreceğim.”

Kendisine ayrılmış odaya dönünce Conan derin düşüncelere dalmış. Köyünden ayrılırken arkasından “başına devlet kuşu kondu” diye bağıranlar aklına gelmiş. Devlet kuşunun bu kadar ağır olabileceğini nereden bilecekmiş. Yattığı rahat yatakta uyku zor yetmişmiş. Uyuduğundaysa, ömründe görmediği bir sofrada karnını doyurduğundan olacak, tuhaf rüyalarla boğuşmak zorunda kalmış. Sabah kapısı çalınmış, vaktin geldiği bildirilmiş. Giyinmiş, tekrar baş vezirin huzuruna getirilmiş. Baş vezir, odasında yine aynı noktada, ellerini arkaya kavuşturmuş durmaktaymış, kendisini takip etmesini işaret etmiş. Koridorlar, kapılar, muhafızlar geçmişler. Sonunda iki sağlı sollu birer düzine muhafızın koruduğu büyük bir kapıya gelmişler. Baş vezir kapıyı açmadan önce yine konuşmuş: “Dün söylediklerimi aklından hiç çıkarma. Bizi utandırma, canından olma.”

Takdim edildikten sonra içeriye alınmış. Dört dev sütunun tuttuğu kubbeden sarkan köy meydanı büyüklüğündeki avizenin mumları yanmasına rağmen içerisi karanlık denecek kadar loşmuş. Odanın ihtişamı, yaşadığı korkuyu heyecanı iyice arttırıyormuş. Kalp atışları, sessizlik içinde davul sesi gibi geliyormuş. Heyecanını bastırmak için dudaklarını ısırmaya başlamış. Midas’ın nerede olduğunu anlamak için gözlerini gezdiren berber Conan, karanlık köşelerde ecinniler koşuşturduğuna yemin edebilirmiş. Şaşkın şaşkın bakınırken “gel” diye yankılanan sesle sıçramış. Sesin geldiği yöne doğru yürümeye başlamış. Yemyeşil ufka bakan pencereye yüzük dönük Midas, altın işlemeli bir sandalyede oturmaktaymış. Midas’ın başında taç yerine kocaman bir miğfer bulunmaktaymış. Pencereden gelen ışınlar, miğferin mücevherlerinden yansıyıp etrafta küçük küçük gökkuşakları oluşturuyormuş. Beber Conan, iyice yaklaşmış. Sandalyenin yanındaki masada kullanacağı malzemeleri görmüş, fakat etrafta ayna yokmuş. Miğfer konuşmuş: “Önce saçlarımı biraz düzelt, sonra sakalımı kısaltırsın.”

Midas miğferi kafasından çıkarınca, bir an bayılacağını sanmış Conan. Çünkü başın yanlarında, bildiği kulaklar yerine, başı geçen uçlarıyla iki tane eşek kulağı yer almaktaymış. Önce rüyada olduğunu düşünmüş, kolunu sert bir mıncık atmış. Rüyada ise bile “başla” diyen sesle uyanıvermiş. Titreyen elleriyle makası almış. Sessizce derin nefeslerle kendine gelmeye çalışmış. Neyse ki elleri işlerini iyi biliyormuş da başlamakta zorlanmamış. Saç keserken kulaklara dokundukça gözleri yaşarıyormuş. Ses çıkarmamak dudaklarını içlerini ısırmakta, dudaklarından boğazına oluk oluk kan akmaktaymış. Makasının sesi duvarlardan aksediyor, Conan’ın kulağına boynuna inen kılıçmış gibi ulaşıyormuş. Makas adeta konuşuyormuş, eşek, eşek, eşek, eşek…

Sonunda canından olmadan vazifesini hakkıyla yerine getirip, Midas’ın huzurundan ayrılmış. Dışarıda baş vezir kendisini beklemekteymiş. O çıkınca baş vezir içeriye girmiş. Birkaç solukluk süreden sonra çıkmış ve Conan’a yaklaşmış: “Aferin, Ulu Midas senden memnun kalmış. Bundan sonra evin burası. Burada da kimseyle gereksiz konuşmalar yapma. Şimdi git odana, dinlen.”

Berber Conan, odasına varır varmaz kendisini yatağa atmış, yastığa başını gömmüş ve hüngür hüngür ağlamış.

Conan artık saraya berberi imiş. Rahat bir hayatı az işi varmış. Ama sakladığı sır ona bir türlü huzur vermiyormuş. Kâbus dolu rüyalar görüyormuş. Kulağı olmayan eşeklerce kovalanıyor, eşekler; “koparın kafasını, kafasını koparın” diye bağırıyorlarmış. Her tarafı kulaklarla kaplı bir kafa tarafından çiğnendiğini paramparça edildiğini görüyormuş. Bazı rüyalarda dili koparılıyor, bazılarında kıl yumağı içinde, boğasına dolan kulaklar yüzünden boğuluyormuş. O gür saçları şimdilerde tutam tutam eline geliyormuş. En kötüsüyse karnındaki dayanılmaz ağrıymış. Bir sabah karnının belirgin biçimde şiştiğini fark etmiş. İştahı yerinde değilmiş, şişmanlamakla ilgisi olamazmış. Daha sonraki gün şişkinlik daha da artmış, bir sonraki gün daha fazla… Öyle bir duruma gelmiş ki artık şişen karnından ayakuçlarını göremez olmuş.

Saray tabipleri kontrole gelmişler, muayene etmişler, teşhisleri doğru yapamadıklarından ilaçları da fayda etmemiş. Sonunda baştabip Conan’ın derdini anlamış: “Senin bir sıkıntın var evladım. Belli ki bu sıkıntını kimseye anlatamıyorsun. Madem kimseye anlatamıyorsun, senin kadar ketum bir kuyu bul, bağır derdini. O zaman belki rahatlarsın.”

Conan zar zor hareket ettirdiği bedenini sürüye sürüye uçsuz bucaksız saray bahçesinin ıssız bir yerinde, sakince duran bir kuyu bulmuş. Kuyunun yanına yaklaşmış. Aşağıya bakmış ama yansımasını görememiş. Gördüğü sadece zifiri karanlıkmış. Seslenmiş, “hey”. Hemen arkasından bir karşılık gelmiş, “hey hey hey…”. Tekrar seslenmiş, “merhaba”. Aynı karşılığı duymuş “merhaba merha ba ba ba…”. Daha gür sesle bağırmış, “Conan’ım ben berber”. Karşılık gelmiş, “Conan ben ber ber ber ber”. Aşağıya iyice eğilmiş bağırmış, “Midas”. Karşılık gelmiş “Midas das das dasssssss”. Etrafı iyice kolaçan etmiş. Gelen giden, orada olan var mı diye bakmış. Sonra tüm gücüyle, bütün şişkinliğini kusarcasına bağırmış “Midas’ın kulakları eşek kulakları”. Kuyudan karşılık gelmemiş. Kendisinin duymadığını düşünerek tekrar bağırmış, “Midas’ın kulakları eşek kulakları”. Yine yankıyı duymamış ama umursamamış. Çünkü Atlas bile dünyayı sırtından atsa Conan’ın şimdi rahatladığı kadar rahatlayamazmış. Tekrar bağırmış, tekrar, tekrar, tekrar… O kadar rahatlamış ki keyiflenmeye de başlamış. Bu defa kahkahalarla haykırmış. “Hah hah hah haaaa Midasah hah ha haaa eşşşşşek kulaklarııııııııı”, “Midas’ın haha ha ha kulakları eşşşek kulakları hah hah hah haaa”. Kahkahalar artmış, artmış, armış… Arttıkça karnının şişkinliği azalmış. Rahatlamanın, fazla gülmenin etkisin midir bilinmez, kendinden geçivermiş. Yerde baygın yatarken kuyunun sükûnetinin farkına varamamış. Sanki kuyu kuyuluğunu unutmuş ve hiç akis yapmamış.

Berber Conan kendine geldiğinde şişkinliğinin tamamen indiğini görmüş. Doğrulup kuyuya yaklaşmış, kulak kesilmiş. Kuyudan belirgin bir ses gelmiyormuş. Yalnızca deniz kabuklarını kulağına dayayan insanın duyduğu o tuhaf ses duyuluyormuş. Kalabalık bir alanda binlerce sesin fısıltıyla konuşmasıymış adeta. Conan, kendini o kadar rahatlamış hissediyor, o kadar mutlu hissediyormuş ki hiçbir tuhaflığı fark edecek durumda değilmiş. Yükünden kurtulmuş olarak saraya dönmüş, baştabibe görünmüş. Baştabip kendisini muayene etmiş, hiç soru sormadan durumu anlamış. Sabaha karşı döne yuvarlana, sürüne sürüne çıktığı yolculuktan, yatağına gün batarken yeniden doğmuş gibi dönmüş olan Conan, son zamanlardaki en güzel uykusuna dalmış.

Hiçbir büyük felaket yoktur ki geliyorum diye haber vermesin. Yeter ki görenin gözü, duyanın kulağı olsun. Günün ilk ışıklarıyla uyanmaya başlayan saray da olacaklardan bihabermiş. Güneş bile kızıl yüzüyle memlekete doğru yaklaşmaktayken neler duyacağını bilmiyormuş. Berber Conan’ın kuyuya sırrı bağırmasının üzerinden saatler geçmiş. Nasıl olduysa kuyu, sırrı yansıtmayıp yer altındaki dehlizler aracılığıyla memleketin her köşesine aktarmış. Rezonans yayılmış, yayılmış, yayılmış… Sabah, insanlarla birlikte uyanan kuyular, hep bir ağızdan haykırmaya başlamışlar; “Midasssss”. Uyanmış olanların aklı başından gitmiş, henüz uyumakta olanlar yataklarından fırlamışlar. Kimileri savaş çıktı sanmış, kimileri kıyamet geldi… “Midas” nidası, kuyulardan ağaçlara, ağaçlardan yapraklara, dağlara, tepelere, ovalara yayılmış. Ardından yeni bir ses yankılanmış “Midas’ın kulakları eşek kulakları”. Öyle güçlü bir sesmiş ki memleketin dört bir yanı sarsılmaktaymış. Hükümdar Midas, odasında teninden uçup giden rengiyle, tanrıların gazabına uğradığına inanarak tir tir titremekteymiş. Tabiat ana, canlı cansız her hücresiyle yeniden haykırmış; “Hah hah hah haaaa Midasah hah ha haaa eşşşşşek kulaklarııııııııı”… Berber Conan ise tüm olan biteni yatağın altında saklanarak karşılamakta, yaşadıklarının rüya olması için dualar etmekteymiş. Canlı-cansız tabiat durmamaktaymış; “Midas’ın haha ha ha kulakları eşşşek kulakları hah hah hah haaa”. Kahkahalar ve sarsıntılar gün batımına kadar devam etmiş. Hamile kadınlar çocuklarını düşürmüş, korkudan ödleri patlayanlar kalp sektesine uğrayanlar çokmuş. Nice insan o günün getirdiği korkuyla on yaş, yirmi yaş birden yaşlanmışlar. Batan güneşle birlikte sesler azalmış ve nihayet tamamen kesilmiş.

Kuyuların kustuğu sırrın sesi doğadan çekilmiş ama bu sefer de insanların diline düşmüş.
“Midas’ın kulakları eşek kulaklarıymış, öyle mi?”
“Demek eşek kulakları…”
“Eşek kulakları yüzünden herkesten saklanıyormuş meğer… “

Herkesin dilinde dolaşan bu konuşmalar, dalga dalga saraya ulaşıyormuş. Artık saklanacak vaziyeti kalmayan Midas, halkın karşısına çıkmaya karar vermiş. Başında miğfer olmadan herkesin kendisini görmesini sağlamış. O uzun kulaklarına rağmen, hükümdar Midas’ın huzur verici bir yüz güzelliği varmış. İnsanlarına seslenmiş:

“Sevgili halkım. Bundan sonra sizinler arımızda sır yok. Anladım ki insanı sustursak bile bu yaşadığımız dünya hakikati biliyor. Biz konuşmasak bile o haykırıyor. O yüzden sizinle aramızda örülen sır duvarı artık kalktı. Ben yaşadığım sürece artık bizi birbirimizden ayıran sırlar olmayacak.”

Olayların başlatıcısı olan Berber Conan’ın korktuğu başına gelmemiş. Ecel ona biçtiği elbiseyi giydirene kadar saray berberliği görevini sürdürmüş. Tüm memleket halkı, yaşadıkları tecrübeden aldıkları dersi kulaklarına küpe yapmışlar. Gizli saklı bilmeden, birbirlerine güvenerek yaşamışlar. Zaman, unutkanlık hapını ilaç ederek dertlere devaymış. Hep olduğu gibi yaşananlar unutulmuş, birkaç kuşak sonra insanlar yine bildiklerini okumuş.

Gökten üç elma düşmüş. Üçü de elmayı paylaşabilenlerin başına.

Kategori: Öykü  yorum yaz

Yasak Meyve

Kulakları daha önce hiç müzik işitmemişti. Sanat daha ihtiyaç duyulan, icra edilen değildi. Henüz aşk yoktu, aşk acısı yoktu. Toplumsallaşma, yalnızlık, aldatma, ihtiras, hiç hiçbirisi yoktu. Yalınayak basılan çimenlerin sesi duyulurdu. Yeni tanıştığı tabiatın sohbet edercesine çıkardığı tınılar vardı. Dev gövdeli ağaçların dallarında yapraklar salınırdı. Çıkan ses, ahenkli ve eşsizdi. Nereden geldiği belli olmayan ışığın bile müziği vardı. Belki de burada ışık hiçbir yerden gelmiyordu. Eşyanın özünde vardı aydınlık ve renk. Akarsu akışkan elmastı, suyun her zerresinde gökkuşakları oluşuyordu. Yapraklar yeşil miydi, öyle yeşil olur muydu? Çiçeklerdeki renkler, bildiğimiz renklerle kıyaslanabilir miydi? Tariflerimiz kifayetsiz kalacaktır, boşa kelama ne hacet. İşte burası bilmeden özlediğimiz o yer.

Soyunun başına geleceklerden habersiz, gezinmekteydi adam. Mutlu değildi, mutsuz değildi. Ne huzurluydu, ne de huzursuz, bizdeki duygulardan tümden habersiz. Nedendir bilinmez, biraz merak vardı sadece. Başka görmemişti ki elindekinin kıymetini bilsin, kaybetmekten korksun. Uzak durması söylendi diye gözü bir tek o ağacı görüyordu. Uzaktan bakıldığında dallar, açılmış bir kucak gibiydi. Adam iyice yaklaştı, başının hemen yukarısındaki dallar eğilmiş, meyve ikram ediyorlardı. Meyvelerden bir tanesi daha çok dikkatini çekmişti, bakışıyordu, sözcüksüz konuşuyordu.

Meyveye uzandı adam. “Eş…” sesiyle dalından kopan meyve renk değiştirdi. Bu değişime şaşıran adam, uyarıyı hatırladı; “yoksa zalimlerden olursun.” Daha yakından bakmak için meyveyi yüzüne iyice yaklaştırdı, kokusunu duydu. Koku tüm bedenini harekete geçirmişti, karnında hissetti en çok. Parmak uçlarıyla hissetmeye çalıştı. Alnına, yanaklarına ve dudaklarına götürdü. En çok dudaklarıyla hissetti meyvenin serin yüzeyini. Karnındaki hareketlenme daha da arttı. Dudaklarını araladı, ağzını açıp dişlerini geçirdi. Son nefesin sesiydi meyvenin çıkardığı ses, suyunu adamın ağzının içine fışkırdı. Adam, damağında dilinde hissetti tadı. İyice ısırıp parça kopardı. Bütün vücudunda toprağa düşen, toprakta çatlayan tohumu hissetti. Toprağı yaran filizdi vücudu, kanında dolaşan ağacın büyüyen dallarıydı. Karnının üst kısmı yüksek tonda sesler çıkarmaya başlamıştı artık, belli ki sabırsızlanıyordu. Kopardığı parçayı, karnındaki sesi susturmak için içeriye göndermeye çalıştı. Parmağının da yardımıyla boğazına iteledi.

Sonra birden gözleri suladı, vücudunu ter bastı. Göğüs kafesi bastırıyordu, tekliyordu, görüntü kararmaya başlamıştı. Göğsünü patlayacaktı sanki. Parça mideye ulaşamamış, yolun başında sıkışmıştı. Artık meyveden vazgeçmişti, geri vermek istiyordu. Ellerini boğazına götürdü, parmaklarıyla yokladı, sıktı. Dilini tuttu çekiştirdi. Boğazını yumrukladı, tepindi, kendini yere attı, yuvarlandı ama hiçbirinin faydası olmadı. Nihayet gücü tükendi ve yerde hareketsiz kaldı.

Şaşkın, kıpırtısız gözleri göğe dikili cansız bedenin az ötesinde bir parçası ısırılmış, renklerini tümden yitirmiş meyve, onun da ötesinde hafifçe esen rüzgârın yardımıyla doğaçlama senfonisini sürdürmekte olan ağaç duruyordu.

Kategori: Öykü  One Comment

Yapa/yanlış

Çözümü belki var, belki yok
Yediklerin metal tadında
Farkına vardığında
Bir köşede durur bakarsın
Oturduğun yeri değiştirirsin
Yine kendine bakarsın
Gözlerini bakışlarını kaçırır
Bir türlü kendini yakalayamazsın

Kategori: Şiir  yorum yaz

29

gerçek,

dokunabilecek

kadar

yaklaştığında,

elsiz

kalmakmış

Kategori: Deneysel  One Comment

Perili Yazarın Notları

Kış dışarıda çığlıklar atıyor, içeriye girmeye çalışıyor. Sobamızsa odunları iştahla yutarken karşılığını veriyor. Elimde kalemim, boş deftere bakıyorum. Kafam öyle dumanlı, bir yerden bir yere varamıyorum. Aklımdan geçenleri yazmaya kalksam, yakalamakta geciktiğimden, anlamsız, yarım cümleler dolduracağım sayfaya. Cümle kurmayı başarsam da yetersiz, anlamlar yitirilmiş.

Perimse iyice delirmiş. İlham vermeye geldiğini bile unutmuş. Üzeri dantelalı örtüyle örtülmüş, fişten çekili, sessizce duran televizyonumla muhabbette. Her yazara nasip olmaz böylesi bir ilham perisine rastlamak. Aslında, herkesin isteyebileceği türden bir peri de sayılmaz. Dazlak kafalı, başının yan ve arkasında kalan seyrek saçlar beline kadar iniyor. Favorilerinden fışkıran kıllarsa bir kavis çizerek çene hizasına ulaşıyor. Lal rengi dudaklarının üzerinde kaytan bıyıkları, o bıyıkların üzerinde ise tombul yanaklarca büsbütün kaybedilen, iki deliği olmasa pekâlâ yok denebilecek burun yer alıyor. Çevrelerine sürme çekmesine rağmen gözler surata oranla minicik kalıyor. Açık pembe fanilası o kadar küçük ki göğüs ve omuzlarını örtmeye anca yetiyor, göbeğini açıkta bırakıyor. Fil kıçına benzeyen devasa göbeğindeki kıllar, göbek deliğine doğru helezon şeklinde yol alıyorlar. İri bedenine rağmen bacakları incecik. Vücudunun üst kısmını görmeyenler zarif bulabilir, hatta beğenebilirler o ağdalı bacakları. Neredeyse bacakları kalınlığındaki kolların, incecik bilekleri var. Kısa parmaklı, tombul minik ellerini birbirine kavuşturmuş, hayran hayran televizyona bakıyor.

Periyi saymazsam yalnızım, hep yalnızım. Zaman zaman şarkı söylemek için kullanmazsam ses tellerim paslanacak. Eskiye göre daha pes çıktığının da farkındayım. Sobanın üzerinde güğüm var. Neden durur bilmem. Hazır sıcak su, hep hazır. Çıkardığı seslere kulak versem, belki perimden daha fazla ilham alacağım. Fakat öyle mankafa haldeyim ki söyleneni anlayacağımdan, anladığımı anlatacağımdan hiç ümitli değilim. Kendimle konuşmak en iyisi olmalı. Dinliyorum:

— Uyan!
Uyuyor muyum, rüyada mıyım? Şu anım yazıldığında ve okunduğunda bambaşka bir konumda olacağıma göre mümkün. Derime dokunuyorum kolumdaki kılları çekiştiriyorum gayet gerçek geliyorlar.

— Monologu aşamamış, keş bir yazarsın.
Kendim de hiç çekilmiyor. Eğer denebilirse, eleştirileri pek ağır. Hak veriyorum vermesine de dili pek sivri, hazmı zor.

— Uyan!
Uyanığım. Değilsem bile nasıl uyanılır?

— Öldür kendini ise yaramazsın. Söz vermiştin. Uyanmanın tek yolu bu…
Bundan sonra gelecekleri biliyorum. Tüm eksiklerim, kusurlarım yüzüme vurulacak. Ne yapayım? Peri hâlâ televizyonla konuşuyor. Birden sinirlerim ayaklanıyor, balkon kapısını açıyorum, periyi kolundan tuttuğum gibi dışarı fırlatıyorum. Kapıyı kapatıp perdeyi çekiyorum. Odanın ortasında dolaşıyorum. Sonra meraklanıp perdeyi aralıyorum, dışarıda çirkin bir gece karanlığı var. Dışarısı kimsesiz, benimki çekip gitmiş.

Kendimi dinlemeye cesaretim, tahammülüm yok. Shakespeare’den yardım istiyorum. Sonelerini kâğıda yazmıştım, ezberlemeye çalışıyorum. Hiç faydasını görmedim. Hafıza yönünden ne fakirim, onu öğrendim sadece. Soneler de işe yaramıyor, bu kafayla okumak dahi müşkül, ezberlemek ne demek.

Yine kaleme sarılıyorum, yazıyorum: “Yazılmış silinmiyor, yazılacak bilinmiyor.”
Odanın köşesinde oturmuşum, sobaya yakınım. Bir dörtlük döktürüyorum:

Boğazına sarıldım kimse görmeden
Ellerim çırpınır şişko kanatlar sallanır
Kasıklarımda boşluğu hissetmeden
Resm-i geçitte nice utançlar sıralanır

Şiirde üstü kapalı anlatımlar olur da bu dörtlük bas bas pornografi bağırıyor. Benim sivri dilli ötekinin söylediği gibi, pornografim bile monografik. Etrafta kimse olmayınca, delilik dizginlerini tümden koparıyor, dörtnala koşuyor. Hoş, ben de çok şımartıyorum.

Kendimle aram iyidir. Sözümü esirgemiyorsam samimiyetten. Her zehir bünyeme iyi gelmez. Bazıları öyle savunmasız bırakıyor ki korkuyorum. Her kapıyı zorlayacak kadar yaramaz, içeriye girmeden kaçacak kadar korkağım. Yanlış anlaşılmasın, samimiyetim kendimedir. Açık seçik yazdığım yok. Açık saçık yazmayı da kendime yakıştıramam. Günahlarımı, her ne demekse günah, yazmaya kalksam, buradan aya merdiven olur. Abartıyorum elbette, etim ne budum ne? Hem işi edebiyat olanın puştluğu pratiğe dökmesi şart değildir. Ergenliğe yeni girmiş bir çocuğunki kadar olsa yetebilir.

Aklınıza şöyle bir örnek getirin: Evde kadınların günü vardır, çocuk az evvel tuvalette otuzbir çekmiştir. Kadınlarsa aralarında konuşurken çocuğun usluluğunu, akıllılığını överler. Durum, tezatlık oluşturmasa da tuhaflık yaratıyor. Otuzbir çeken çocuk uslu olmaz diye bir önerme sunmuyorum. Her çocuk yapar ve yine de uslu yaramaz diye ayrıldıklarına göre başka ölçütler söz konusu olmalı. Eski kulağı kesiklerden Van Gogh kadar absinte yuvarlamadığımdan, yuvarlasam bile edebiyatıma yansıtamayacağımdan, daha light araçları tercih ediyorum. Yaramazlık konusunu dönersek, ‘hayırlı evlat’ profiline aykırı ne varsa yapmama rağmen, farklı gözle farklı gözle bakılmayışım garip geliyor. Üstelik yaptıklarımı bütün evlatların yapmadığını bildiğimden, ergen çocuk örneğine sığınıyorum.

Sanıyorum Balzac tavsiye etmiş. İlk yazdıklarınızı yakın, demiş. Anlatacağınız sadece kendinizsinizdir. Şu an yazdıklarıma bakılırsa, yerden göğe kadar haklı. İlk partiyi yaptım. Dört-beş ajandayı çöpe yolladım. Daha kısa sürede attığım kadarını yazmış bulunuyorum. Bekleneceği üzere çoğunda yine kendim var. Benden bir Balzac çıkmaz. Belki piyasada yazar diye dolaşan, metelik vermediklerim kadarını bile yapamam. Zaman gösterecek.

Sözlerime şimdilik burada son veriyorum. Bir vakitler çenemi tutamadığımdan şikâyet ederdim. Şimdi de elimi tutamıyorum anlaşılan. Susmak için o aşamadan geçmek gerekiyormuş, öğrendim. Şimdi de bu aşamadayız.

Hay şu zamirler!

Kategori: Öykü  One Comment

karadeli’ye atılmış şiir

değer mi
onu bulmak da neymiş
kalbimdeymiş oysa
değer mi
bedenden soyun sevişelim
değer mi
ruhun ikizini bulmuş kimin ikinde
değer tabi yaşadın aslanım
böyle bir dehaya hazır değil dünya
patlasın mı
dursun dedi tek parça
çatlasın mı
o yarık eder tehlikeli
al başına belayı, sırtla uçurtmayı
hadi delikanlı gibi davran velet
en güçlü deparını göster

biz büyülenmiştik o sözleri söyleyende kaybolmuştuk.
sonra da birileri
vücut kenarlarının tuhaf renkli olduğunu iddia ettiler.
ben fark etmemiştim, umurumda değildi
her kimse iyi oynuyordu
çok güçlü bir rakip olabilirdi
kendim için iki durum görüyorum

inanmayanların cehennemi, ulaşamamaktır
öyle acıyı yaşayacaksın ki inanacaksın
gazabını değil sevgisini isteyeceksin
sahip olduklarının tümünü
vermeye hazır olduğunu söyledi.
aldığı karşılık
ver, öyle gel

çocuğun yüzünün değişmesini görecektiniz
fakat zekiydi
o, söze karşılık vermedi
öyle bir kapıdaydı ki
içeriye girmesi için
bırakması gerekenler çoktu
sustu
köşesine çekildi

burada huzura çağırılanlar özeldir
her toplantı bir öncekinin rahmindedir

tam katılaştı, hakikatin çeperine
tırnaklarımı geçirdim derken
karanlıkta belli belirsiz bir kıpırdanma
karanlığın içinde iki şehvetli nefes
eğer hasıraltı edilmezse
manşetten girilecek haber

Kategori: Şiir  yorum yaz

Sürünün Sessizliği

Gökten mi indik, sürüden mi çıktık (çıktık mı, orası ayrı)? Eğer gökten indiysek, ışıktan kopmuş gelmişizdir. Aydınlanma, bizi kaynağımıza ancak yok olarak ulaştırabilir. Yok sürüden/güruhtan çıktıysak, istisna olmamamız muhtemeldir. Demek ki sürüden, aydınlanmaya doğru tikel bir yönelim var demektir. Azınlık kalmak bakiyse ve oran aşağı yukarı aynıysa da yok oluş söz konusu değildir. Çünkü gerçeğe/gerçekliğe, diller sussa da susturulsa da varabiliyoruz. Evrenle yaşıt tecrübeye sahip bilincimizle, sürekli, her çağda, “bunda bir yanlışlık var” diyoruz. Biz görmezden geldiğimizde, kayaçlar bağırıyor, tortullar, parazitler, aminoasitler bağırıyor. Kendi kaslarımız, kemiklerimiz, hücrelerimiz bağırıyor.

Yolculuğunda (belki) bir adım öndesindir. Gördüklerinden öyle korkmuşsundur ki hız kesmişsindir. Ardında bıraktıkların, fark attıkların yüzünden kaygılanmazsın. Ne kadar önde olursan ol, varacağın yeri ve neye dönüşeceğini bilemeyişin korkutur seni. Azınlık ne kelime, tek başınasın, yalnızsın. Beş çocuk babası, yirmi torun dedesi olsan ne fark eder?

Seni saran kütlenin büyüklüğünden daha önemlidir yoğunluğun. Asıl kalabalığa karışmak yok olmaktır. Ama belki de ak koyun – kara koyun yoktur, bütün koyunlar alacadır. Varlık felsefesi yapan da kaygısızca geviş getiren de aynı kasabın bıçağını tadacaktır.

Kategori: Deneme  yorum yaz

23

Şimdime inanıyorsan,

dünümü sormazsın.

Sana da geçmiş lazım olur,

beni silmek zorunda kalırsın.

Kategori: Deneysel  yorum yaz