Kim daha gülünç görünür,
Çocuk kalmak isteyenden?
Yüzüne vurmuş avanaklığı,
“İçimdeki çocuk” diye
Pazarlayana gülerim ben.
— Dün biz lunaparka gittik. Ben Alihan’la uçağa bindim. Alihan, neydi, tırtıla bindi. Sadece tekti ama Alihan’dan sonra ben dönme dolaba bindim. Alihan’la birlikte bindik.
— …
— Biz bu akşam dondurma almaya gideceğiz. Biz, ikimiz.
— Neden?
— Çünkü ben istiyorum. İstersen sen de bir tane al.
— Ama ben istemiyorum. Sen neden istiyorsun?
— Benim canım çekti çünkü, anladın mı? Oraya öyle yaz.
— Bence insan, geceleri oruç tutmalı.
— Ama ben oruç tutmak istemiyorum.
— Gerçi ben de söylüyorum ama uyuyor muyum?
— Bu konuşmalar sıkıcı da bana ne zaman alacaksın şu dondurmayı?
— Yarışmayı seviyor musun?
— Evet.
— Kazanmayı seviyor musun?
— Evet.
— O zaman kazanman gerek. Benim kadar hızlı yazmayı…
— Ben yazmayı bilmiyorum ki.
— Ama öğreneceksin.
— Haklısın… Sen, ben şu dondurmayı bugün al ama yarın değil.
— Ödev yapmayı sevecek misin?
— Evet, hatta çok.
— Sıkıcı olsa da mı?
Yaklaşık otuz yıllık bir grup Dead Can Dance. İsminin yüklendiği anlamla insanlığın hatırlamakta zorlandığı müziklere yeniden hayat veriyor. Bu sene yeni bir albüm ve tur müjdesi veriyorlar. Bakalım nerelerde konaklayacaklar.
Son on yılda çıkan pek çok gruba, müzisyene ilham kaynağı olan grup, 1996 yılında Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda, kalabalık bir izleyici kitlesine konser vermişti.
Güzel insan yoktur, kafası güzel insan vardır.
* * *
Dünya dönüyor sen ne dersen de
Yıllar geçiyor sen gebersen de.
* * *
Savaşın kuralı yok, o yüzden güzeli de yok.
* * *
Görmemiş olman, yapmadığı anlamına gelmez
* * *
İçeriye bak ama dışarıya da bak.
* * *
Gideceğin yere ne götürebiliyorsan onu biriktir.
* * *
Zenginleştirilmiş uranyum kullanmadık,
uranyumlaştırılmış zengin kullandık.
* * *
Aradaki boşluğu uydurduklarımızla doldururuz
* * *
Düşmanlığı kahpe olanın dostluğu da kahpedir.
* * *
Az soru sormak, az yalan duymaktır.
* * *
Dağlar kadar farklı olsak da aynı topraktan oluşmuş dağlarız
dünya
bir vakit kurtlanmış işte
biz olmuşuz
gelir biri tozunu alır
bakarsın yok olmuşuz
— Biz sonrası lazım değil
Yürüdüğümüz kâfi
Duralım burada, konaklayalım
— Gölgesi dahi olsa varlığını istersin
Hayaletindense fena korkarsın
Şimdi oturup beklesek, yetişemeyiz
Duramayız artık
Hazırlanmış o sona
Dörtnala (atsız) koşuyoruz
— Halimiz belli değil mi
Bir böcek gibi duvar kenarlarına
Sürtünerek yaşıyoruz
Söylesene yalansız
Gideceğimiz yerde
Duvarlar var mı
Örtüler var mı
Yalan var mı
— Gözünün önünde sayısız kere
Yaşanandır başına gelen
Şimdi sen
Olmayan ülkeye değil
Olmadığın ülkeye
Gitmek istiyorsun
Bulunduğun yerden azap duyuyorsun
Nereye koysam seni memnun olursun?
— Uzun zaman sonra yüzünde bir değişiklik var, diyorsun. Neşesizliğin tekrar buraya koparılıp getirilmenden mi, onu mu soruyorsun?
— Yüz kaslarım politikada pek hamlar. Zoraki gülümsemeyi sürdüremiyorum. Yüzümde yorgunluğu hissediyorum. Eğlenmek yoruyor, eğleniyor gibi görünmek misli yoruyor.
* * *
— Müzik?
— Açma.
— İstemez misin?
— Müziğe doydum.
* * *
— Yaz yaz.
— Ne yazayım?
— Ulan benimle dalga mı geçiyorsun? Şimdiye kadar söylediklerinde ne var, her saniye dilinin ucuna gelen ve dönen neyse onu. Yaz şuraya kabahatini.
— Neden kabahatli oluyormuşum?
— Çünkü her seferinde suçluluk hissediyorsun.
— Değer miydi, onu düşünüyorum.
* * *
— Ne istediğine dikkat et, talih her zaman seni yanlış anlar.
— Hiç başına geldi mi, kör talihin oyunu.
— Gelmez olur mu? Hem de defalarca geldi.
— Anlatsana.
— Hayhay.
* * *
— Ben hayatımda dans etmedim, o gün ettim.
— Abi sen her yeni dalgada canlanıyorsun.
* * *
— Sen, evlendiğin kişiyi ömür boyu umursayacağına söz verir misin?
— Veririm.
— Sana inanmıyorum ama kanunlar gereği evlenmenizi onaylıyorum.
* * *
— Abi şehir geliyormuş arkandan.
— Yok güzelim, galiba ben şehrin peşinden gidiyorum. Bilmeden, kaza bela düşüveriyorum.
— Hayırlısı olsun
— Olsun kardeşim. Köksüz bir millete mensubum. Hem salıyorsun iyi kötü, sonra söküyorsun. Zor tabi, hemen anlaşılmıyor.
— Kimse sana inanmıyor değil mi? Neye inanacaklar ki.
— Bana bundan sonra bir tek dönmek yakışmaz.
* * *
— Dünya dönüyor dostlar, ben dönmüşüm çok mu?
— Döndüğün yöne bağlı.
— Nasıl yani, hangi yöne dönersem çok olur?
* * *
— Onu da ölen birine sormak lazım. Yok mu tanıdık gidip bi’ sorsak, ruh cağırsak…
— Ölü tanıdık çok da muhabbetimiz yok hiçbiriyle.
* * *
— Bizim Niçe “tanrı öldü” diyor, “tanrı yok” demiyor.
— Sence hangisi daha dehşete düşürür bizi, “yok demek” mi
“öldü” demek mi?
— Hmm bi’ an kararsız kaldım
Aynı çatı altında kumrular
Ne güzel, yuva kurmuşlar
Sevgi diyorsan var elbet
Ama boş duruyor sayfalar
Kalem, alışveriş listesine
Oynarsa oynar
Aşkı sorayım diyorum
Nereye sakladınız bakayım
Kırık dökük de olsa
Yazmadınız mı iki satır
Aşk kalem oynattırmamışsa
Çalın başınıza sevginizi
Boşuna yaşamışsınız demek ki
Çalın davulları, zurnaları
Gürültüye boğun bari
Duymasın kimse
İçinizdeki sessizliği
Mini öykü
Sürekli baştan başlıyor. Eğer dikkatini dağılırsa şaşırıyor, nerede kaldığına emin olamıyor, hiçbir tepki vermeden yeniden sayıyor. “1, 2, 3,… 51,… 76,…”
“Sonsuzluk” dedi doktor “varmaya çalıştığın gibi. Son yok ama başlangıç var. Öyle mi?”
Doktoru duyunca saymayı bıraktı ve “ne zaman saymaya başladığımı bilmiyorsun” dedi.
“Bu, başlangıcın da olmadığı anlamına mı geliyor?” diye sordu doktor.
“1, 2, 3, 4, 5, 6…”
Konuk Yazar: Özgür Aydın
taşıdık, yüklendiğimiz vicdanı
kahpelikler, planlanmış yalanlar bulsak da
yüzümüzü ekşittik sadece
zavallılık da olsa
sızladı içimizde yürek,
ciğer arasında bir yerler
sonra dedim ki bize
çat kaşlarını, biriktir tüm bunları
talih cesurların yanındaydı hani
yürü
hepsi antilop bunların
çevirmişler etrafını
sırf gülümse diye
balığa tahammül eden timsah oldun
öleceksin zayıflıktan
yok artık iskender, hasan sabbah
ya da diğerleri
kaldır mecazı
hayvan değilsin sen
gör
dön ve al hepsini
04-12-2011
Koptu mu okuduklarımla aramdaki bağ
Ya baştan başlamalı ya da büsbütün bırakmalı
Farklı gruptur başka şairin kanı
Zehirleyebilir insanı
Kronikleşmeden iyice uzaklaşmalı
Yoksa bütün odalarına dağılır
Misafir şairin vücut parçaları
Bloğumda tanıtacağım ilk yapım, John Carpenter’ın, 1988 tarihli, ‘They Live’ adlı filmi. Ray Nelson’ın “Eight O’Clock in the Morning” (Sabah Saat Sekizde) isimli kısa öyküsünden esinlenerek sinemaya uyarlanmış.
“Sizi aldatmak için dillerini kullanıyorlar. Zehir dudaklarında, şiddet ve küfür dolu ağızları. Tanrı korkusu yok gözlerinde. Liderlerimizin kalplerini ve zihinlerini ele geçirmişler. Zengin ve güçlüleri topladılar. Bizi gerçeğe kör ettiler. İnsan ruhu bozuldu. Neden hırsa tapıyoruz? Çünkü, görüş alanımızın dışında bizi besiye çekiyorlar. En tepeye yerleştirilmişi de dâhil, doğumdan ölüme, bizim sahibimizler. Bizi kontrol ediyorlar. Onlar efendilerimiz. Uyanın! Her yanımızdalar.”
Park meydanında bir avuç insana vaaz veren bir rahibin sözleridir bunlar. Kahramanımız ise işçi kurumundan eli boş dönerken oradan geçmekte, bu nedenle söylenenlere kulak misafiri olmaktadır. Koşulların kötüleşmesi nedeniyle, başka bir eyaletten iş aramak için gelmiştir. Zaman kahramanımızı, o güne kadar varlığından bile haberiz olduğu bir düşmanla savaşmaya itecektir.
“Dürtülerimiz yönlendiriliyor. Yapay olarak düzenlenmiş bilinçle yaşıyoruz. Hareket, bir grup bilim adamı tarafından, rastlantı sonucu bu sinyallerin keşfiyle başladı. Alt sınıflar büyüyor. İnsan hakları hiç var olmadı. Onların baskıcı düzenlerinde bizler, olanlardan habersiz suç ortaklarıyız. Niyetleri, bilinci tümüyle yok etmek. Bizi, bir tür trans halinde uyutmaktalar. Bizi kendimize ve başkalarına karşı duyarsızlaştırdılar. Sadece kendi çıkarlarımıza odaklanmış durumdayız. Lütfen anlayın. Onlar ortaya çıkarılmadıkları sürece güvendeler. Bu onların hayatta kalma metotları; bizi uykuda tutmak, bizi bencilleştirmek. Bizi uyuşmuş halde tutuyorlar.”
Bu cümleler de direnişçilerin televizyon frekansına girerek yaptığı yayın. Dünya, başka yaratıklar tarafından istila edilmiştir. Bu yaratıklar, insanlar arasında dolaşmaktadır. Fakat bir tür sinyal yüzünden insanlar bunun farkında değillerdir. Durumun farkına varan bir grup isyancı direniş hareketi başlatmıştır. Kahramanımız bu direnişçilerin icat ettiği bir gözlük sayesinde hakikate gözlerini açar.
Gözlük dünyayı siyah beyaz göstermektedir. Adam, bir reklam panosuna gözlükle baktığında panoda gerçekte ne yazdığını görür: “İtaat et”. Bir diğer panoda “evlen ve çoğal” yazmaktadır. Bir mağaza tabelasında “bağımsız düşünce yok”, girişinde ise “tüket”… Sonra gözlüğün gösterdiği geniş açı bir şehir manzarası çıkar önümüze. Her yerde benzer yazılar vardır. “Sekiz saat çalış, sekiz saat uyu, sekiz saat oyna”, “televizyon seyret”, “uyu”, “uykuda kal”, “boyun eğ”… Dergi kapakları, sigara kutuları, raf başlıkları, ürün ambalajları renkli sahtelikleri altında hep buna benzer mesajları saklamaktadırlar. “Otoriteyi sorgulama”, “satın al”, “hayal kurma”. Paranın üzerinde “bu senin tanrın” yazmaktadır. Adam, gözlük sayesinde insanların arasına karışmış ötekilerin korkunç ve iğrenç yüzlerini de görür. Artık o da istemeyerek de olsa isyancıların safında yer alan neferlerden biridir.
İsyancıların nihai amacı, gerçeği bloke eden, insanların asıl dünyayı görmesini engelleyen sinyalleri kapatmaktır. Böylelikle ötekilerin gerçek yüzü herkes tarafında görülür hale gelecektir.
Görünüşte bilim-kurgu kategorisinde değerlendirilse de politik ve sosyolojik yönü ağır basıyor. Carpenter, bu filmde “çağın ruhu”na dair müthiş bir metaforla karşımıza çıkıyor. Sinema tarihinin bu önemli filmini mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. Bizim boyutumuzda durum belki biraz farklıdır. Ama belki de zannettiğimiz kadar da farklı değildir.
Aralık ayında bahar sıcaklığı
Mesafeli ama samimi
Ne büsbütün sarmakta
Ne de ısırmakta
Kafamda sayısız hesap
Ne çok borçlanmışım
Loş bir odadayım
Bahara açılan kapıya
Sabırsızca bakmaktayım
Özgürlük
Bir adım ötemizde
Hep geri adım atmaktayız
Bilmeyecek kadar aptal mıyız
Ölüm anlamına geldiğini
En iyi haliyle
Daha beterlerinde savaş
Durmadan savaş
Kirli, kanlı, çürük
Cıvık bir savaş
Öyle pis kokar ki
Kimse kokusundan tanınmaz
Hani nerede kaldı
Dört duvarsız gökyüzü
Hadi söyleyin bakalım
Kuşlar gerçekten hür mü?

